IRAN II – İsfahan

İsfahan turuna başlamadan önce adet olduğu üzere köprü altı çayhanesinde çaylarımızı içiyoruz. Burası daha sonra tekrar ziyaret edeceğimiz Sie se Pol köprüsünün kemerlerinde oluşturulmuş bir mekan. Yakıcı sıcaklarda ayaklarınızın altından akan sularla serinliyorsunuz. Çay ve nargile servisi var. Ayrıca etli sebze diyebileceğimiz abguşt da söyleyebilirsiniz.

İsfahan’a gece ikide ulaşıyoruz ve zar zor yatacak bir otel bulabiliyoruz. Ertesi gün ilk işimiz ünlü Lonely Planet İran kitabından edinmek oluyor. Yolculuğumuzda özellikle konaklamalar için önemli bir kaynak olan bu kitabın alımını İsfahan’a kadar erteledik çünkü İran’da kitap fiyatları çok çok ucuz…

İsfahan turuna başlamadan önce adet olduğu üzere köprü altı çayhanesinde çaylarımızı içiyoruz. Burası daha sonra tekrar ziyaret edeceğimiz Sie se Pol köprüsünün kemerlerinde oluşturulmuş bir mekan. Yakıcı sıcaklarda ayaklarınızın altından akan sularla serinliyorsunuz. Çay ve nargile servisi var. Ayrıca etli sebze diyebileceğimiz abguşt da söyleyebilirsiniz.

Çayhanede bir müddet dinlendikten sonra heyecanla Nakş-ı Cihan meydanını keşfetmeye koşuyoruz. İsfahan’ın İsfahan olduğu, dünyanın yarısı olduğu meydan burası…

Önce meydanı bulmamız gerekecek. Meydana ulaşmak için bir labirente giriyoruz. İranlılar bu büyük dolambaçlara Bazar-ı Bozorg diyorlar. Bu dükkân tünellerinde nereye gittiğiniz hiç bilemiyorsunuz. Dükkânlardan gözünüzü alabilirseniz arastalar yolunuzu kesiyor. Arastalardan da kurtulursanız kendinizi bir bedestenin içinde buluveriyorsunuz. Velhasıl-ı kelam yolunuzu Bazar-ı Bozorg belirliyor. Nitekim bizi de meydana ulaştırmadan önce bir lokantanın önüne bıraktı. Biz de acıkmıştık doğrusu içeri girdik…

Bu otantik lokanta meydan ile yüzleşmeden önce iyi bir durak. Yemeğinizi yerken – dinlenirken – İran’ı keşfetmeye devam edebiliyorsunuz. Ahşap işlemeli – vitraylı pencereler, sedirler, aynalı tavan, İranlılar…

Safranlı tavuk ilginç bir seçim olabilir yemek için ve yemekten sonra da çay keyfini ihmal etmeyin… Lokantadan çıktığınızda da meydanı karşınızda göreceksiniz…

Dünyanın en büyük meydanlarından olan Nakş-ı Cihan Safevîler zamanından kalma. Zamanında Şah Cihan’ın polo sahasıymış burası. Meydanın iki başında polo kaleleri halen görülebilir.

Ali Kapu sarayı 16. yüzyılın sonlarında Şah Abbas tarafından kendi iskânı için yaptırılmış. Saray Safevîler döneminin mimari özelliklerini taşıyor. Sarayın en göze çarpan özelliği ise 3. katında geniş ve yüksek bir terasının olması. 18 sütunlu bu teras harika bir meydan manzarası sunuyor ziyaretçilerine. Zaten söylentiye göre Şah Cihan ve devrin ileri gelenleri, meydandaki polo müsabakalarını buradan izlerlermiş.

Sarayın içi de özenle süslenmiş. Bilhassa 6. kattaki müzik odasındaki süslemeler görülmeye değer.

Meydanın güney ucundaki İmam Camii kitaplardan öğrenebildiğimiz kadarıyla İran’daki en önemli eser..Ancak biz bu camiyi başka bir gezimizde ziyaret edeceğiz. Hz. Ali’nin doğum günü münasebetiyle itikâfa girenler olduğundan cami ziyarete kapalı.

Âli-Kapu sarayının hemen karşısında Şeyh Lütfullah Camii yer alıyor. Cami kubbesi ile meydanın güzelliğini tamamlıyor.

Meydanın kuzey başındaki Kayseriye Kapısından Meydanı bir bütün olarak izlemek mümkün. Buradan baktığınızda Âli-Kapu sarayı, İmam Camii ve Şeyh Lütfullah Camii tam karşınızda. İşte burası – tam da burası – “buna değerdi” diyeceğiniz yer!!!

Akşam planımız Sie se Pol’ü görüntülemek. Zaten İsfahan’daki ilk işimiz Zayende Nehrini geçen bu köprünün altında çay içmek olmuştu hatırlayacağınız üzere…

Zayende Nehri İsfahan’ı ikiye bölüyor. Bu nehir üzerinde şehrin iki yakasını birbirine bağlayan eski yeni birçok köprü var. Bunlardan en önemlileri Timurlular döneminde yaptırılan Hace Köprüsü ile Şah Abbas’ın generallerinden Allahverdi Han tarafından yaptırılan Sie se Pol köprüsüdür.

Hace Köprüsü şüphesiz İsfahan’ın en güzel köprüsü. Özellikle öğleden sonraları İranlı misafirlerini ağılıyor. Ancak Sie se Pol’ün çok daha popüler olduğunu söylemeliyim. İnsanları buraya çeken plastik kuğular ve fıskiyeler mi bilmiyorum. Herkes burada…

Akşama dönecek olursak… Köprüye doğru giderken yolumuzu ışıklar kesti tabiri caizse. Bir binanı etrafı ışıklarla süslenmişti ve afişlerden anlaşıldığı üzere bir tören vardı. Yoldan geçen herkes içeri davet ediliyordu ve biz de bu davete icabet ettik. Işıklarla süslenmiş mütevazı kapıdan girdiğimizde kendimiz koca bir spor salonu içinde bulduk. Erkekler sahaya serilen halıya oturmuşlar – kadınlar tribünlerde kürsüdeki konuşmacıyı takip ediyorlar. Anladığımız kadarıyla bu da Hz. Ali’nin doğum günü münasebetiyle yapılan bir toplantı. Töreni bir müddet izledikten sonra yolcu yolunda gerek deyu çıktık – vardık köprübaşına…

O akşam Sie se Pol ziyaretçileriyle beraber bize ışık ve gölge oyunları yaptı…

Saatlerce köprünün etrafında dolaştık. Bizi gece yarısına kadar bırakmadı. Ancak gece saat bir buçukta otele doğru yürümeye başladık. Her ne kadar nöbetçi dondurmacıdan birer dondurma alıp yolu kısaltmaya çalışsak da otele vardığımızda saat ikiyi geçiyordu…

“sübhane kola – nehar kola – aşam kola” böyle diyordu Muhammed bizim için. Yani “sabah, öğle, akşam kola içiyorsunuz – nedir bu kardeşim?”. Doğru söylüyordu. Her yerde farklı yemekler yediğimizden, az çok bir standardı olan gazlı içeceklerden bolca içerek midemizi alıştırmaya çalışıyorduk. Tabi hemen şunu da söyleyelim ki gezimiz boyunca aynı marka içecekten iki defa içme şansı yakalayamadık. Her gittiğimiz yerde farklı markalar karşımıza çıkıyordu ve bize de bunu keyfini çıkarmak düşüyordu (?).

Ertesi gün – yazıldığı gibi söylersek – “Kabir” otelde kahvaltıdan sonra Kırk Sütun sarayını ziyaret ediyoruz. Şah Abbas zamanında büyükçe bir bahçenin içine yapılmış bu saray. Havuzun arkasına geçip doğru bir açıdan bakarsanız, 20 tanesi fiziki 20 tanesi de akis olmak üzere 40 sütunu da sayabilirsiniz.

Sarayın içi de ilgi çekici. Sütunları örten tavan çok ince süslenmiş. Tavanın giriş tarafındaki süslemelerde aynalara da yer verilmiş. İç kısımda duvarları – bir tanesi Çaldıran Savaşı olmak üzere – renkli minyatürler süslüyor. Sarayın pencerelerindeki ahşap kafesler de görmeye değer.

Saraydan sonraki durağımız Cuma Mescidi. Buraya varmak için yine dolambaçlara dalıyoruz. Geçtiğimiz yerlerin fotoğrafını alıyoruz dönüşte rahat etmek için.

Cuma Mescidi (Cami Mescidi olarak da geçiyor ismi) Selçuklulardan kalma. Camiyi yüzeysel olarak görebiliyoruz. Yenileme çalışmaları sürdüğünden içeriye giremiyoruz.

Onca fotoğrafa rağmen dönüşte yolumuzu kaybediyoruz. Yeni fotoğraflar sunuyor bize bu yeni yol. Ali Minarenin önünden geçip bulduğumuz bir kapıdan yine Bazar-ı Bozorg’a dalıyoruz.

Artık İsfahan’dan ayrılacağız. Ancak önce Vang Kilisesini görmek istiyoruz. Ardından da Nakş-ı Cihan Meydanında son bir çay içip Şiraz’a geçeceğiz.

Ancak meydan bütün planlarımızı bozuyor. Kayseriye Kapısının hemen üzerindeki meydana hakim kahvede çaylarımızı içerken dayanamayıp yine iniyoruz sahaya.

Alacakaranlıkta ışıklar da yanınca bambaşka bir güzelliğe bürünüyor meydan. Özellikle meydanın ortasındaki havuzun çevresi ikindi serinliğinden gecenin ilerleyen saatlerine kadar ziyaretçilerin akınına uğruyor. Banklar doluyor, çimenlere taşıyor insanlar. Yürüyüş yapanlar, bisiklete binenler, payton kiralayanlar. Meydan ana-baba günü gibi oluyor…

Aslında yolcu yolunda gerek – Şiraz bizi bekliyor… Sabaha karşı saat dörtte varıyoruz Şiraz’a lakin Şiraz hiç de bizi beklemiyor. Dayanamamış sızmış. Otellerin hepsi kapılarını kilitlemişler…

Aslında yolcu yolunda gerek – Şiraz bizi bekliyor…

PAYLAŞ

Leave a Reply

You can use these HTML tags

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>